İsveçten Hindistana giden bir arkadaşım, en çok şaşırdığı ve yorulduğu şeyi anlatınca şaşırmıştım: İşe başvuranların onlarca sayfa CV gönderdiğini ve başarı diye daha okula başlamadan yerel bir eğlencede dans birincisi seçilmelerini dahi yazdıklarını anlatmıştı.

İsveçe geldiğim zaman garip iki kişi ile tanıştım. Şimdi kimse beni yanlış anlamasın, herkes özeldir ve kazandıkları bölümlere, not derecelerine göre sınıflandırılmamalıdır. Buradaki sorun arkadaşların pek kimsenin takmadığı apartman üniversite özel (vakıf) üniversitesinde okumaları değil ama sınava giren bilmem kaç milyon kişi arasındaki üstün (!) başarılarından dolayı üstün başarı ödülü aldıklarını iddia etmeleri idi. Dürüstlüğü baz alan İsveçli ne yapsın? İnanıyordu, nerden bilsinler ki, bu adamların bitirdiği okulu Türkiyede takan yok, adamların üstün başarı ödülü dedikleri şey ise, bizim gibi devlet üniversitesini okuyanların zaten sahip olduğu ücretsiz eğitimden başka birşey değildi. Bu arkadadaşlar durumu o kadar abartmışlardı ki, aylarca uğraşıp Cenk Serdar aracılığı ile Koray Öztürkler’i İsveçteki derse misafir konuk olarak video konferansla davet ettiğimde de, henüz hazırlıklar sürerken ‘iki kelime birşey diyebilir miyim’ diye benden mikrofunu alıp, ‘Biz İsveçte Türk firmalarının reklamını yapmak için uğraşan Türk üniversiteliler olarak sizi davet ettik’ gibi laflar edince bayağı şaşırmıştım. Beni etnik Türk olarak benimsemesine mi kızayım, bu organizasyonda hiçbir payı olmamasına rağmen kendine pay çıkarmasına mı yanayım bilemedim.

Bu iki arkadaş o kadar abarttılar ki, onlarla laf dalaşına girmenin bir faydası olmadığını gördüm, çünkü seviyelerine düşmüş olacaktım. Nehir kendi kendine aksın diye bekledim. Bir süre sonra bu iki zat, sınıftaki herkesin dalga geçtiği, bu tarz numaraları herkesle her ödevde yaptıkları için artık sınıftakilerin ciddiye almadıkları kişiler oldular. Konum onlardan olmadığı için onları ileriye bırakıyorum.

Bu yazıyı yazma sebebime tam geçmeden önce başımdan geçen bir durumu anlatayım.  Bir gün benim alanımda bir iş çıkışı ‘afterwork’ toplantısına gitmiştim, o konu ile ilgili sanatçı bir arkadaşım da gelmişti. Dışarı çıktığımızda bana hayatımın derslerinden birini verdi diyebilirim:’Serdar, ben senin bu alttan  alan mütevazi halini becerisiz ve bilgisizliğine bağlardım, meğer efendiliğindenmiş, yapma, böyle davranma’ gibi laflar etti. Haklıydı. Hem temelinde gösterişi yapmayı hoş görmeyen, hem de ailevi geleneklerimden dolayı böyle afta tafra yapmayı seven biri değildim. Bildiklerim yapabildiklerimle övünmenin doğru olduğu hiç düşünmeidm. Hatta bu sitenin hakkında kısmından bir bölümü buraya alırsam derdimi anlatabilirim sanırım

‘Türkiyede benden çok daha zeki birçok arkadaşımın, hem maddi hem de siyasi sebeplerle okuyamaması ve okuluna devam edememesinden dolayı, ilkokul, ortaokul, lise ve üniversitelerde başarılarımı sıralayarak elde ettiğim haksız rekabet avantajı ile övünmeyecek kadar sıradan zekaya sahip biriyim. ‘ diyerek gerçekleri ifade ederek, mahçubiyetle dahi olsa şöyle devam ediyorum

’Yok ille merak ediyorsanız internette bulabilirsiniz, bazı bilgileri resmi ve işle alakalı sitelerde tutmak zorundayım.’

İtiraf edeyim, bu ‘Hakkında’ kısmı bu sanatçı arkadaşımın eleştirisinden önce yazıldı. Şimdi yazsam belki farklı yazardım:).

Neyse, bu hayat dersinden sonra, kabiliyetlerim ve becerilerim konusunda varlığını belli eden biri oldum. Faydasını da gördüm ama hiçbir zaman ama hiçbir zaman bildiklerim, başarılarım konusunda yalan söylemedim, bilmediklerim konusunda da eziklik hissetmeden de ‘bilmiyorum’ dedim. Kendi alanımda, belki kendi blogumda pek yazmasam da (buna kendi reklamını yapamamak deniliyor) hatırı sayılır bir ağırlığım vardır ve bu ağırlık sadece İsveçle sınırlı da değildir.

Başkalarının büyüklük, afra tafra durumlarında ise, hem memleketin efendiliğinin hem de İsveç’in rahatlığının verdiği alışkanlıkla pek takılmadım. ‘Beni bilen, benimle konuşan zaten varsa bende bir cevher anlar. Başkalarının kendi cevher iddialarından onlar mesuldur’ diye düşündüm. Hatta öyle iddialarda bulunanların laflarınnın doğru olduğunu kabul etmeye çalıştım. Siz naiflik deyin ama hep şöyle düşündüm:’ Sahi, neden yalan söylesin ki biri?’ İsveçte milyon dolarlık insanlarla tanıştım, hiçbiri makamı, geliri, şirketi üzerinden hava atmadı. Hatta adam profiline baba olmasını yazardı ama şirketinin işlerini’ makamını ve ünvanını yazmazdı. Bence de mesela iyi evlat olmak, iyi olmak çok değerlidir ama bununla kaçımız iş ortamlarında bahsederiz?

Şimdi bu yazıyı yazma konuma gelirsek, kendisi eğer buraya yorum yazarsa kimliği açıklar ama benim ortaokul arkadaşlarımdan biri, bana  eski bir başka arkadaşın bizim okul dönemi hakkında bir iddiasını söyledi. Ben de ‘Ha seneler önce böyle birşey hatırlıyorum, bildiğimiz Levent’ deyip umursamadım falan dedim. Sonradan ikili konuşmamız sırasında bizi rahatsız eden şeyi fark ettim.

Levent Sümer arkadaşımız  ‘Bugüne kadar 3.000.000 m2’nin üzerinde toplam 18 projenin yönetiminde bilfiil yönetici olarak görev aldım.’ Lafı ile 3 milyon metrekarelik inşaatın tek yönetici kendisiymiş gibi yazarak, İcra kurulu toplantılarında rapor verdiğini belirterek Türkiyede başarılı sayılan bir konumda olabilir. Bunca milyon metrekarelik işi sırasında, işine gücüne hiç ara vermeden, Boğaziçinde doktorasını da yapmış. (Esasında İsveçte mesele doktora tezleri anında halka açık hale getirilir, sahi TR da böyle bir uygulama var mı? Bilen varsa bildirsin, mesele Levent’in Tezine baktım meraktan, göremedim. Bakın Murat Bardakçı ne demiş:’ Bugün doktora seviyesinde öğretilenler, bundan 25-30 sene öncesindeki lisans seviyesinin bile altındadır; tartışmalara ve alaylara mevzu olan mâlûm tez de işte bu tuhaf sistemin neticesidir!’, bu ona katıldığım manasına gelmez ancak bana göre her doktora tezi halka açık olmalı).  Neyse, helal olsun çatır çatır yapmışsa yapmış kime ne?

Onu kampüste  bir kaç kere görmüştüm, ben Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği okurken, o da inşatta okurdu ve onun sınıfında çok çalışkan ve zeki bir arkadaşım vardı Malatyalı, ikimiz de gariban gurubundan olduğumuzdan universitenin ucuz olan aynı yurdunda kalırdık, öyle tanıştık ve yiğit mi yiğit bir arkadaşımdı, çok çalışkandı, ilk sene notlarını çok yüksek tutup  bizim fakülteye geçmişti, onu hatırlıyorum.

Şimdi benim derdim Levent Sümer’in esasında üniversitede ve sonrasında milyonmetre kare bina dikerek nasıl başarılı olduğunu sorgulamak değil. Ben her zamanki naifliğimle, kişinin beyanına bakar, aksi ortaya çıkmadığı sürece hep doğru sayarım. Kesinlikle onca kişi arasında, onca inşaat mühendisi, projelendirmesi, inşat çalışanları, mimarlarını es geçelim, hepsinin en büyük katkısını Levent sağlamış olsun ve hatta sağlasın.

Beni arayan arkadaşın vurguladığı ve benim başlarda takmadığım ama sonrasında bu yazıyı yazmaya karar verdiğim kısmı şurası:

Okudunuz ancak ben gene de buraya yazayım, kendini Mardin Anadolu Lisesinin ortaokul ve lisesinde birinci ilan ettiği kısmı. Bilmeyenler için biraz bilgi vereyim ki bir alt yapısı olsun, zırt pırt sistem değiştiği için kafalarınız karışabilir. Bizim zamanımızda Anadolu Lisesi 7 sene idi, İngilizce hazırlık ile beraber ortaokul 4 sene idi.

Ben de Levent’le yaşıt sayılırım, o Mardin Merkezde okurken, ben Kızıltepe İlçesinin bir köyünde okurdum, ikimiz aynı okulu kazandık. Levent A sınıfında idi, bense B sınıfında.

Levent’in abisi, adını tam hatırlamayabilirim, bağışlasın, Mehmet olsa gerek, o da aynı okulda idi, Sümer ailesi Mardin merkezde bilinen, hali vakti yerinde bir Arap ailesi (Levent kendine Türk diyebilir, öyle diyorsa ne mutlu ki öyledir). Yani diğer tüm öğrenciler Anadolu Lisesine deplasmana gelirken, Levent esasında hem abisinin okuduğu okula geliyor, hem de aynı şehirde kalıyor, her gün ailesini görebiliyordu. Ben kendimi babamın düzenli bir maaşı olduğu için, tek maaş dahi olsa, ilkokul öğretmeni olduğu için halen şanslı sayarım, ama benim gibilerin okuduğu şartları  vefat eden Nuri Onur Azizoğlu dostum için yazdığım yazıdan okuyabilirsiniz. (Bu vesile ile bizim dönemin en zekilerinden, benden kat kat zeki olduğunu bildiğim Nuri Onur Azizoğlunu saygı ile anıyorum. Allah gani gani rahmet eylesin dostuma.)

Benim hatırladığım kadarı ile, bizim B sınıfında sınıfın her derste en başarılısı tek bir kişi değildi. Mesela Almanca’da Mehmet Aykal vardı, en iyimizdi. Mustafa Güneş ve Erman Kaplan İngilizceleri ile parlarlardı. Abdullah Dark, Bedrettin Ertekin matematikte çok çok başarılı idiler. Elvin Doğutepe, Azize  edebiyetta çok iyiydi diye aklımda kaldı. Benim nadir görüşsem de halen dostum bildiğim insan ve değer verdiğim insanlardırlar.

Şimdi kafamı takan birincilik kısmı şu: Ortaokulda birinci diye ilan edilen biri yoktu. Öyle bir birincilik kutlaması, ilanı falan olmadı. Olsaydı zaten bu kişi Levent Sümer olamazdı. Şimdi Levent belki A sınıfında başarılı sayılabilen biri olabilir, ancak bizim dönemde Levent en zeki sayılan, en veya tek başarılı diye bilinen biri değildi. İnek tabir edilen öğrencilerdendi ( ben de inek denilen çalışan biriydim, kötülemek için demedim). Her zamanki naifliğimle, düşünüyorum, düşünüyorum ama aklıma başka nelerden dolayı kendini birinci ilan etmiştir diye bir neden bulmaya çalışıyorum

O dönem yapılan şiir yarışmalarında ödül alan kişiler sıralamasında yoktu.

Şimdi baktığımda çocukça gördüğüm, her önemli gün ve haftada şiir okutulan kişiler arasında da pek yoktu.

Komposizyon yarışmalarında da Mardin dereceleri varsa da ben hatırlamıyorum, gidenlerin yalancısıyım, orada da yokmuş.

Müzik dersi vardı, Tayfun hoca olmalı, eşi Fatma hanımdı, en son Bursa Kestelde olduklarını hatırlıyorum. Tayfun hoca cidden çok iyi bir müzik hocası idi, bize notaları, flüt çalmayı çok iyi öğretmişti. Yok  Tayfun Hoca dahi Levent’ten bahsetmemişti, en iyi flüt çalan Evrimdi diye hatırlıyorum.

Bize gelen İbrahim Hoca vardı, Güngür Hoca vardı, elbette Levent’in ingilizcesi iyi olmalıydı sonuçta biz Mardinde yoğun ingilizce dersi görüyorduk ama yok derslerde ‘Levent’in ingilizcesi sizden iyi’  denildiğini hatırlamıyorum bize.

Sporda birinci desem, o da yok. Yani ben o kadar mı kördüm, bilemiyorum ama yoktu. (Bu arada sınıfa ilk defa gözlükle geldiğimde şaka zannedip katıl katıl gülen sınıf arkadaşlarıma sitemlerimi ileteyim:)

Hani başarısız değildi, büyük ihtimal ortalamanın üzerinde idi, ama okulun her alanda birincisi hiç değildi. Kimsenin ondan çok zeki diye bahsettiğini de hatırlamıyorum. Hatta iki sınıfa ortak giren hocaların hiçbirinin, altını çizerek diyorum, hiçbirinin ‘Ahh ahh A sınıfında bir Levent var, o öyledir, o böyledir’ dediğini de hatırlamıyorum (sınıf arkadaşlarım okursa hatırlıyorlarsa lütfen yazsınlar)ç Elbette adı sanı vardı, esasında adından çok soyadı vardı ve abisinin adı vardı. Çoğu  merkezden olan hocaların çeşitli sebeplerle tuttuğu bir öğrencilerdendi. Sonuçta Sümer soyadı, birçok işyerinin adı, birçok makam sahibinin soyadı  idi. Neyse,  hatırlarım, Şerafettin Demir beni orta 2 de, dershaneye götürdüğünde oradaki Reşat hoca sormuştu: ‘Levent Sümer’i geçebilir misin’ diye. Ben de ‘Levent kim’ demiştim. İnanın  takmamazlıktan değil,  Levent kim olduğunu bilmiyordum. Ben benim sınıfımı biliyordum. Şehre köyden gelen biri olduğum için, şehir merkezindeki kimin ailesi tanınır, kimin ailesi tanınmaz, hocalar bahsetmediğinden A sınıfında ne olur, ne olmaz bilmezdim ki.

Neyi hatırlıyorum mesela, başka birçok öğrenci Fen Liselerine gidip mücadeleyi seçip kendilerini oralarda ispatlamayı tercih etmişken, Levent gittiği Fen Lisesinden Anadolu Lisesine geri dönmüştü. Kendince sebepleri vardır ama gidenleri dikkate alırsak, Anadolu Lisesinin birinciliği de ‘kalanların birinciliği’ olarak özetlenebilir. Sahi, sayısal, sözel, dil bölümleri varken, her bölümün ayrı birincisinin olması gerekmiyor mu? Neyse, ben o dönemlerde orada olmadığım için o kısım hakkında yorum yapmayayım.

Şimdi neden bunca detayı yazdım ve taktım diyebilirsiniz. 40 yaşına merdiyen dayamış bir insanın, bunca milyon metre kare binalar dikmiş birinin, ortaokul konusunda yalan söylemesine hayret ettiğim için de olabillir, ya da beni arayan arkadaşımın lafları da tetiklemiş olabilir. Ya da, efendi insanlar sessiz diye, kimse sorgulamaz diye herkesin bildiği geçmiş konusunda yalan söyleyenlere dayanamadığım için de olabilir. Esasında, eskiden olsa yazmazdım ancak galiba esas düşünmemiz gereken şu: Biri bariz yalan yazdığı zaman, yalan yazanı sorgulamak varken doğrusunu belirtmek neden ‘takmış’ olmak olsun ki?

Şimdi Levent Sümer sonrasında ortaokulda en zeki değilken, sonrasında zeka seviyesi yükselmiş, çok başarılı sınıf arkadaşları başka bölümlere geçiyorken, o inşaat aşkı o bölümde kalmış ve o bölümü  erken bitirip, Illinois Institute of Technology’ de bursuz ya da yarı burslu (esasında Levent burslu olsa bunu yazmayacak biri gibi olmasa gerek ama o konuda bilgim yok) okumuş, milyonlarca metre kare binanın dikilmesinin yönetimini sadece kendisi üstelenmiş biri olabilir, doğrudur, ancak bunca başarıyı yakalamış biri neden halen birincisi seçilmemiş, ilan edilmemiş bir ortaokul kısmında ortaokul birincisi olduğunu iddia eder, bilmiyorum, neden ortaokul kısmı ile alakalı bariz yalan söylemektedir, bu yalanla ‘ne yapmakta nereye varmaktadır?’ bilemem. Beni uyaran arkadaşın belirttiği gibi, bizim yüzde yüz şahit olduğumuz kısmı ile alakalı bunca bariz yanlış bilgi vermesi niyedir ki?

Kimse yanlış anlamasın, Levent kötü biri değildir, hemşerim olduğu için benim için değerlidir ve kendisi ile kişisel bir hesabım yok, yolu açık olsun, çok farklı alanlardayız, dünyalarımız farklı, hatta babasını çok severim sayarım, babasını gördüğümde elini öperim, saygı duyarım.

Bu yazıyı sadece benim şahit olduğum kısımda tarihe not düşmek üzere  yazıyorum.

 

 

Post Navigation