Şu anda etnik ve sınıfsal baskı altında olanların mücadelesine şahit oluyoruz ancak  olayın daha global ölçekte irdelenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Size tehlikenin boyutunu anlatabilmek için geçen ayki Paris gezimdeki gözlemlerimi anlatayım. Liberty kelimesinin ana vatanı olan, Fransız İhtilali ile dünya özgürlük mücadelesinde önemli yeri olan Fransadaki katliam sonrası bir anda sıkı yönetim ilan edildi ve sokaklarda timler, özel harekatçılar rahatlıkla gezer oldu. Eskiden garipsenen bu silahlı yapılar artık doğal hayatın bir parçası oldu. Esasında konuştuğum Fransız arkadaşlardan aldığım bilgiye göre, Fransada da entellektüel bir tartışma başlatmış bu:’ Ne kadar süre bu olağanüstü hal devam edecek’ diye ancak olan sivil hayata oldu.

Benim kafamı uzun zamandır kurcalayan konu da bu:  Güvenli yaşayalım diye, bireysel özgürlüklüklerimizden ve haklarımızın ne kadarından taviz vereceğiz?

Bize dayatılan bol aramalı, kişisel hayatımızın en mahrem alanlarına  kadar girilen bir dünyada ve devlet görevlilerine ve şirketlere, ‘nefes alma hakkımızı koruyorlar’ diye ses çıkartmamamız hatta onları alkışlamamız.

Havaalanı Örneği:

Örnek vermek gerekirse, havaalanlarında oradaki görevliler lafın tam anlamıyla donumuza kadar bizi arayabilir, çantamızdakı kişisel tüm eşyaları ve evrakları tek tek inceleyebilir, elleriyle her yerimize dokunabilir, defalarca bizi scannerdan geçirebilirler.

Çok saçma bir kural var mesela: 100ml sıvı miktarı. toplam 1 litre olmak üzere, maksimum 100ml şişelerde sıvı götürebilirsiniz. 500ml su götürmek isterseniz sizden alıyorlar. İşin absürd noktası da şu: 2 kişi 20 tane 100ml sıvı geçirip, boş 2 litrelik bir su şisesini kontrolden sonra doldurabilirsiniz.

Mesele sıvı miktarı ise, 2 kişi 2 litreyi bir araya getirebiliyor. Mesele sıvı içeriği ise, neden miktara bu kadar sınırlama getiriyorlar.

Eskiden laptopunuzu çıkarttıp bir de açtırıyorlardı. Windows işareti çıkınca da kapattırıp devam ettiriyorlardı. Yani ben bilgisayarın içindeki elektrik devrelerden bomba yapacak kadar akıllı bir mühendis olacağım ama 10 sn windows işaretini gösteremeyecek kadar aptal olacağım!  Linux ubuntu falan olsa kesin hapsi boylardım desenize!.

Bunların sebebini sorduğunuzda, sorgulamaya çalıştığınızda, sizi ‘tehdit’ bahanesi ile kapalı bir yere götürebilir, ve ‘kendi güvenliği’ için çevredeki hiçbir yolcunun itiraz ettiğini de görmezsiniz.

Yani normalda dışarıda size böyle birşey yapılsa polise itiraz edebilecek bilinci ve duyarlılığı olan kişiler, havaalanında ‘can korkusundan’ polisten yana tavır alıyorlar.

Esasında havaalanlarını ileride bize vaadedilen ve yavaş yavaş bizlere dayatılan dünyanın bir minyatür hali gibi düşünebilirsiniz. Nedir havaalanları? Hemen hemen kamerasız, güvenliksiz ve ‘hijyenik olmayan’,  hiçbir yeri olmayan, her türlü IT sistemi ile 24 saat kontrol ve gözetim altında tutulan gönüllü kısa süreli cezaevlerimizdir havaalanları.

Buranın bu tarzda olması hayatınızın güvende olduğu yanılsamasını da getirmesin. Mesela ortadoğunun en tehlikeli bölgelerinde korkusuz gezerken, 24 saat kamera ile gözetlenen ve en güvenli olması gereken bir yerde, uçağı kaçırdığınız için  intihar ettiğiniz iddia edilebilir ve her nedense bazı kameralar da bazı yerlerde çalışmaz olur, ve Jacky Sutton gibi siz de kendinizi asmış olursunuz.

Havaalanı gibi güvenli bölgeler vatandaşların daha güvenli olduğu yerler değil, devletin ve şirketlerin baskıcı rejimini sorgusuz sualsiz uygulayabildiği birer pilot bölgelerdir aslında.

Gündelik Hayat ve Güvenlik Görevlileri:

Düşünün mesela,  işini düzgün yapamadığı halde görünürlüğü ve bütçesi artan kaç iş kolu biliyorsunuz? Pariste polisler görevini düzgün yapmadığı için yüzlerce insan öldü peki, görevini düzgün yapamadığı için cezalandırılan kaç güvenlik görevlisi, yetkilisi duydunuz? Oysa görevlerini düzgün yapsaydılar o kadar kişi ölmezdi. Hem görevlerini iyi yapmadıkları için daha fazla bütçe alıyorlar hem de teröristleri ele geçirme bahanesi ile, sivillerin hayatını güvenlik bahanesi ile yaşanmaz hale getiriyorlar.

Dikkat ettiniz mi, her yerde ama her yerde kameralar var artık. Mobese, otobus içi kameralar, şu anda İsveçte taksiye binince fotoğrafım çekiliyor ve bir kamera var, çekim yapmıyor diyorlar ama bundan emin dahi değilim.

Devletler ve güvenlik kuvvetleri de, her böyle saldırıdan sonra demokrasinin korunması,  vatandaşların güvenliği ve kimi zaman da devletin bekaası için, yani ulu hedefler için, yani ‘bizim’ için, devletlerin  ve güvenlik birimlerinin yaptıklarını olumluyor ve daha başka yapılması gerekenleri anlatıyorlar. Peyderpey özel hayatımızın her alanına girip o özel alanı darlaştırabildikçe darlaştırıyorlar. Teknolojiyi kullanarak, kölelik sistemindeki gibi özel hayatımızın efendilerimizin emrinde olduğu bir döneme girmeye başladık.

Dikkat edin, güvenlik bahanesi ile gittikçe heryere silahlı ve vicdansız askerlerini, polislerini, güvenlik görevlilerini kameralarını yerleştiriyor sistemin sahipleri. Hangi ülkeden, hangi görüşten oldukları önemli değil.  MOBESE kameraları ve insansız hava araçları (drone) artık gündelik hayatımızın birer parçası oldu. Belki ‘amaan yok canım, o kadar da olmaz’ diyeceksiniz ama  ABDdeki masa başındaki operatörler tarafından, bilgisayar oyunu oynar gibi, insansız hava araçları ile  Afganistanda  sorgusuz sualsiz öldürülen çoğu sonradan  sivil çıkan ‘hedef’ler  var.  ABD askerlerinin ISIS militanlarını nasıl da tek tek avladığını gösteren videoları hatırlarsınız, ufak arama ile internette bulabilirsiniz. Yeni yeni öğrendik ki,buna benzer teknoloji Memleketimde işgal kuvvetleriden beter kanun dışı işler yapan bir Turkish State (TS) tarafından da kullanıyormuş ve daha dün  yeni şafak gazatesi bilgisayar ekranından militanların bedenlerinin  Kuran ayeti eşliğinde  TS kuvvetleri tarafından ‘etkisiz’ hale getirildiğini gösteriyordu.  Ekran başında izleyenler, oradakilerin yaşlarına saniyeler içinde karar veriyor, yaralı yakalabilecek teknoloji ellerinde olduğu halde videoda geçen kelime ile bedenleri ‘parça’lıyorlardı. Ortada yargılama olmadan, savunma hakkı olmadan öldürmeyi hayatın sıradan bir parçası haline getirdi devletler artık.

Şu anda sessiz olan batıdaki Türkler ve daha genelde dünyanın çoğunluk halkları, güvenlikleri için bu tar z teknolojilerin kaçınılmaz olduğunu zannediyorlar ve buna itiraz eden sivil hak örgütlerini ve görevinden istifa eden dron operatörlerini göz ardı ediyorlar.

Bu teknolojiye sahip olan devletlerin ve organizasyonların her zaman ve her yerde haktan ve hukuktan yana olduğunu ve olacağını nasıl savunabilir?

Öldüren Makinalar

Eğer kör olmayı kendimiz tercih etmedi isek, Wikileaks belgelerinden ve Edward Snowden’in sızdırmalarından anlıyoruz ki, güvenliğimizi sağlamakla yükümlü devletler yapılar, esasında istisnai olması gereken operasyonlar yapıyor, sivil kayıpları umursamıyor ve tüm dünyadaki herkes ve herkesi takip ve gözetleme altında tutuyorlar. Onların gizli takip etmesine gerek yok, sağolsun gmail, facebook bunların hepsini istihbarat servislerinden daha iyi yapıyor ve sürekli özel hayatımız, kullandığımız araçlar, o anki lokasyonumuz gibi birçok konuda istihbaratı topluyor, kategorize ediyor, ileride bizlere karşı kullanabilmek için depoluyolar.

Bütün bunlara ek olarak insanların belirli otomatik makineler tarafından öldürülebilmesi için teknik hiçbir eksik de yok şu anda. Mesela, bilgisayar kodu yardımı  ve biraz telekom, biraz da mekanik bilgisi ile, herhangi bir ülkenin sınırına dronlardan ve termal kameralardan gelecek verileri analiz eden ve orada hareket eden cisimlere mermi atan silahları yaratmak hiç de zor değil, hatta bunlar var bile. Peki bu makinalara insanları böyle öldürme hakkını nasıl da verebiliyoruz? Siviller, suçsuzları katlekttiklerinde, ‘makina yaptı bizim haberimiz yok, kodlama hatası’ mı diyecegiz? Elbette makinanın yani ‘katil robot’un, suçlu olduğu  düşünülenleri de katletme hakkı olmamalı. En basitinden insanın mahkemede savunma hakkını yok etmiş oluyoruz biz bu makinalarla öldürme teknolojisi ile.

Hayali bir Uygulama

Bu tarz robotların sadece uç durumlarda kullanılacağını sanmayın, mesela teorik olarak, Pariste insansız hava araçları havada dolanabilir, insanlara sesli mesaj ile: ‘vatandaşlık uygulamanızı aktif hale getirin’ emri verebilir, uygulaması aktif olmayanların veya geçersiz kodu olanların vurulması için komutu merkeze gönderebilir. Böylelikle aramızdaki teröristler anında yakalanabilir. Böyle bir uygulama olsa ve  Parisi gezerken öldürülen ben olsam, terörist olmadığıma halkı nasıl ikna edeceksiniz? Üzerime silah mı konulamaz? Şimdi yoktu ama planlıyordu mu denilemez? Ne yapılamaz? Hem ben katledildikten sonra, isterlerse mahsum olduğumu kabul etsinler, öldüm ve öldürüldüm mü? ‘O kadar da olmaz’ demeyin, insanlara ölümü gösterip sıtmaya razı etmenin binbir yolunu bilir iktidar sahipleri. Birkaç terörist saldırısını gözden kaçırma ve hatta organize etmek hiç işten dahi değildir.

Bu konu bir yazı ile bitecek bir konu değil ve olayın hem teknolojik, hem yasal, hem etik birçok yanı var, ancak ileride  esas mücadelenin ve savaşların, bireysel hakları savunan gruplar ve bireyler ile onlara karşı en ceberrut sistemleri kuran devletler ve şirketler arasında olacağını ön görmek kahinlik olmasa gerek.

Buna karşı neler yapılıyor, neler yapılmalıdır konusunu sonraki yazılarımda tartışacağım.

Linkler:

http://www.democracynow.org/2015/11/20/exclusive_air_force_whistleblowers_risk_prosecution

http://www.telegraph.co.uk/news/11939727/Friends-of-Jacky-Sutton-former-BBC-journalist-found-dead-in-Istanbul-airport-voice-fears-over-cover-up.html

Post Navigation