Mardin Anadolu Lisesinin ortaokul kısmında idik, okulun yurdu yoktu, ek bir sınavla devlet parasız yatılı okullarını kazanmıştık ve Mardin Lisesinin pansiyonunda öğrenci idik. Halen yurt binası yıkık dökük halde durur, o zamanlar da bu halden daha iyi halde değildi aslında. Her ne akılsa, ingilizce hazırlık ve ortaokul öğrencileri ile lise son ve uzatma öğrencileri aynı koridorlarda, karışık odalarda kalırdık.

Yurt binasında izolasyon, kaliteli duvar falan da yoktu, pencereler ya kırıktı ya da rahatlıkla soğuğu içeri alırdı zaten,  dolayısı ile kışın soğuktan donardık. Normalde  sular da düzenli akmazdı, aksa da nadir akardı, sıcak su da pek aktığı olmazdı.

Su ciddi bir sorundu. Soğuk o kadar derindi ki, nadir aktığı zamanlarda da, donardı. Dolayısı ile elimizi yüzümüzü yıkamak için plastik şişelere falan su doldururduk.  Sonradan Diş Hastahanesi olacak olan  Mardin Devlet Hastahanesi yakında idi, acil servisine giderdik, çaktırmadan tuvaletlerinde su doldururduk.

Hatırlarım, bir keresinde gittiğimde, büyük biri beni kovalamıştı da, su dolduramadan kaçıp gelmiştim. Emrullah Abi vardı, son sınıfta. Güreşçi. Nefes nefese geldiğimi görünce sebebini sormuş, ben nefes nefese anlatınca benle beraber acile gelmişti. Detayı hatırlamıyorum, adamı bulmuştu sanırım, gözdağı vermişti ya da onu görünce korkudan yaklaşmamış mıydı..aklımdan çıkmış. Ancak Emrullah Abi, Şeker’di soyadı sanırım, sağolsun, arada sahip çıkardı. Kimi zaman da, arada sorduğum ingilizce grammer kurallarını, ilginç kelimelerin deyimlerin köklerini cevaplar, yardımcı olurdu. ‘Pen Friend’ furyası vardı o zamanlar ve iki ayrı kelimeden oluşan esasında ‘tükenmez kalem arkadaşı’ manasının neden Türkçede  ‘mektup arkadaşı’ olduğunu kavratan oydu. Şu anda çok basit gelen ama o zamanlarki ben için, büyük sorulardı.

O zamana göre, Mardinin en iyi okulundaydık, ama cidden çok kötü şartlarda yaşıyorduk yurtta. Ceberrut bir yurt müdürü vardı (belki ileride anlatırım ceberrutluğunu). Kahvaltıda genelde, içinde meyve olmayan bir reçel ve bildiğiniz sana yağı ve ekmek olurdu. Çaylar, içine zaten şekeri konulmuş kazanlarda idi, ve o kazandan büyük demliğe veya sürahiye çay doldururduk. Kırılmasın diye tüm bardaklar metaldendi. Dolayısı ile metal bardaklardaki çayı içmek için, etrafına ekmek sarardık. Kimi zaman da, azıcık peynir ve sayılı siyah zeytin verirlerdi, yanında ekmek ve çay aynı şekilde. İtiraf edeyim somun ekmekler güzeldi. O somunlarla karnımızı doyururdu sürekli. Diğer yemekler genelde birbirine benzer yemeklerdi, akşamları genelde kuru fasülye ve daha çok barbunya yapılırdı. İçimiz dışımız barbunya olmuştu, halen barbunya kolay kolay yiyemem ben, zamanında aşırı yükleme yaptıklarından olsa gerek!. Öğlen yemekleri nisbeten daha iyiydi çünkü, sanırım, liseden hocalar da bizimle yerdi.   Yeterince beslenememek bir yana,  esas mesele soğuktu genelde. O kadar soğuk olunca ders çalışamazdık, zaten yurtta da çalışacak masa ve sandalye yoktu.  Ben yurtta belletmen olduğunu hatırlamıyorum. Olsaydı hatırlardım sanırım.Akşamları yemekhane masasında oyun oynardık, ortaya 3 bozuk para koyardık, birinin öteki iki tanesinin arasından geçire geçire, parmaklarıyla kale yapmış rakibin kalesine bu bozuk paralardan birini sokmaya çalışırdık, ve ‘gooooolll’ diye sevinirdik.

12 kişi bir koğuşta idik. 2 şerli ranzaların olduğu, ufacık odalar. Yurtta çalışamayınca, ben okul çıkışı hep kütüphaneye giderdim, kütüphane kapanıncaya kadar orada kalırdım, sıcaktı ortam, masa da vardı, ders de çalışabilirdim ve akşam barbunya yemeğe yurda gelir, 12 kişinin olduğu koğuşa çıkardım.

Burada bu açıklamaları yapma sebebim, az önce duyduğum haber, beni çocukluğuma götüren ve kahreden bir haber. O zamanlarda pansiyon arkadaşım ve sınıf arkadaşım vardı, Nuri Onur Azizoğlu. Çok kafa dengi, biraz sessiz ama kafası zehir gibi çalışan sınıf arkadaşım.

Ben, o ve onun midyattan tanıdığı Abdi Gümüş (üst sınıftandı, sahi Abdi nerelerdesin sen?), beraber takılırdık. Yani o masada bozuk para oyununu oynadığım 2 arkadaşımdan biri oydu biri de Abdi idi.

Yurt haftasonları boşalırdı ancak bizim için eve gitmek, kimi zaman pahalıya gelirdi (artık o ne fakirlik ise, şimdi bakıyorum da, cidden çok cuz-i miktarlar bize o zamanlar çok pahalı gelirmiş…) Gidebilen öğrenciler haftasonları evine giderdi  ve çoğu zaman  biz 3ümüz beraber kalırdık. Halen aklımdadır, iki katlı ranzayı yanyana getirir, alt katta 3ümüz  2 yatakta yanyana yatardık. Hava o kadar soğuktu ki, bize verilen 2şer battaniye yetmezdi, ve 6 battaniyeyi üstümüze koyup, barbunyanın verdiği gazın da desteği ile sohbet ede ede uyurduk.

Az muhabbetini yapmadık barbunya, kurufasülye gazının, az gülmedik beraber.

Ne zor ve ne güzel günlermiş meğer.

Hatırlarım, dersaneler açılmıştı  ve Şerafettin Demir isimli bir arkadaşım vardı, ne hazindir ki, o da beni, ben Nurinin vefatını, Seyfettin Fidan isimli eski ortaokul arkadaşımdan  öğrendikten 3 dakika sonra facebooktan buldu, ama bu olay yüzünden yeterince konuşamadım ve sevinemedim dahi..Şerafettini yani bizim Şero aracılığı ile dersanedeki Reşat Hoca benimle tanışmak istemişti. Ben de Nuriden bahsederdim hep. ‘Zehir gibi kafası var, sadece hocalar farkında değil, matematikte çok ilginç çözümler buluyor’ diye onu anlatırdım.

Ben Fen Lisesini kazanıp, gitmeye karar verdikten sonra Nuriyi hiç görmedim. O zamanlar iletişim araçları bu kadar yaygın ve erişilebilir değildi. Sonradan Hacettepeyi kazandığını duydum, bugün anladığım da, meğer çocuk doktoru olmuş ve meğer  doğum yerim olan İdil/ Şırnakta doktorluk yapıyormuş ve meğer ailesini görmek için Midyata gelirken buzlanan yolda kaza yapmış ve vefat etmiş.

Oysa, ben de, yazın Mardinde idim, idile de gittim, bir kaç kere Nuri aklıma geldi ama Mardin,de olacağı hiç aklıma gelmedi, herkes benim benim gibi kaçıyor sanıyorum oralardan. Oysa  kimileri de Nuri gibi memleketine dönüyor, oralara hizmet ediyor işte! Kimileri onun gibi özverili işte..Ona ulaşmayı, onunla görüşmeyi hep erteledim bir şekilde, öleceği hiç aklıma gelmemişti ki!. Bizim dönemden birinin ölmesi,  öleceği hiç ama hiç aklıma gelmezdi ki!

Nuri, bir insanın çok zor şartlarda başlayıp en kaliteli okullarda okumasının ve başarmasının mümkün olduğunu gösterebilen nadir örneklerinden biridir. Nuri, benim kışın barbunya yerken, kartopu oynarken, sular donmuş diye, ta Mardin dağının diplerine kadar inip, su akıntısında elimizi yüzümüzü yıkamak için indiğimiz yol arkadaşımdı..

Bu yazıyı yazarken ne amacım var bilmiyorum, sadece halen aldığım haberin şokundayım. Birçok arkadaşla sonradan haberleştim kimileri ile ben görüştüm kimileri ile de bilerek görüşmedim, gerek görmedim, kendimce sebeplerim var(dı)  ama Nuri benim gönlümde çok ama çok güzel hisler uyandıran, kaybı beni cidden sarsan bir arkadaşım, ‘ulan neden görüşmedim ki,  keşke onu ne kadar özlediğimi de diyebilseydim, tüh de tüh’ diye kendime şimdi küfür ettiğim eski dostumdu.Bu yazı ile bir şekilde onu kendimce anıyorum ve saygımı sunuyorum, Nuri, inan seni çok özlüyorum..

Nurinin İdile, Midyata, memleketine hizmet edeceği, ailesi ile güzel vakit geçireceği nice seneleri vardı, onun gibi değerli doktorlar gerçekten kolay yetişmiyor, daha yeni yeni hayatının tadına varabilecekken, yeni yeni memleketine hizmet edebilecekken, bu hazin kazada onu kaybetmek, ailesinin bu acıyı yaşaması, beni cidden ama cidden  parçaladı.

Nuri Onur Azizoğlu, Midyatın güzel yürekli doktoru, canım kardeşim, mekanın cennet olsun, Allah rahmet eylesin. Allah ne günahın varsa affetsin!

Siz siz olun, ertelemeyin..eğer eski güzel dostlarınız varsa, onlara ulaşın, onları ne kadar sevdiğinizi mutlaka söyleyin..Yoksa arkadaşınızı kaybetmenin yükü yetmezmiş gibi, bu da içinize bir yumru gibi oturur, siz ölünceye kadar da sizinle kalır!.

Buradan da sesleniyorum, benim eski dostlarım varsa, bana ulaşmak isteyen, beklemeyin, yazın, beklemeyelim yazalım, buluşalım, konuşalım. Belli ki bu dünya kimseye kalmaz, güzel tecrübeler ve anlar katalım hayatımıza, hep beraber..

 

 

 

Post Navigation